Aramızda kaleler vardı.
Taştan yapılmış,
yüksek duvarlı,
haritalarda yer bulan kaleler.
Bir de görünmeyenler.
Sen bazen surlarıma saldırırdın.
Ben bazen şehrine havai fişek gönderirdim.
Sonra ikimiz de
hiçbir şey olmamış gibi davranırdık.
Bazı insanlar çiçek gönderir.
Biz birbirimize kuşatma gönderiyorduk.
Şehirler arasında askerler yürürdü,
bizim aramızda şarkılar.
Kimse
“Bu şarkıyı seviyorum”
demezdi.
“Şu satırı dinle.”
Bir cümlenin içinden
birbirimizi bulurduk.
Bazen hayali bir kahve dükkânı açardık.
Sen tek müşteri olmak isterdin.
Ben kahveyi yetiştirmeye çalışırdım.
Derken bir gün
yağmur istedin.
Çok yağmur.
Kirpiklerinden damlalar süzülsün istedin.
Ben gökyüzünü açtım.
Çünkü bazı hayaller
gerçek olmaları için değil,
paylaşılmaları için güzeldir.
“Profil resmimle idare et.”
“Biraz daha yazmasaydın,
çiftliğine saldıracaktım.”
Gülerdim her seferinde.
Bir fırtınaya meydan okuyan
bir serçe gibi.
Yıllar sonra
kalelerin çoğunu unuttum.
Hangi savaşı kazandığımızı da.
Ama başka şeyleri hatırlıyorum.
O havai fişeği,
yarım kalmış o kahveyi,
yağmur altındaki o dansı,
ve bir şarkının içindeki tek satırı.
Belki de bu yüzden
kale oyunlarıydı bunlar.
Çünkü hiçbirini kazanmak için oynamıyorduk.
Sadece
biraz daha yakın olmak için.